system[ˈsɪstəm]sistem
The school system needs to improve.
Okul sisteminin iyileşmesi gerekiyor.
percent[pərˈsɛnt]yüzde
Only ten percent of the students come by car.
Öğrencilerin yalnızca yüzde onu arabayla geliyor.
government[ˈɡʌvərnmənt]hükûmet
The government is working on new rules.
Hükûmet yeni kurallar üzerinde çalışıyor.
hold[hoʊld]tutmak
Can you hold my bag for a minute?
Çantamı bir dakika tutabilir misin?
war[wɔr]savaş
The two countries are at war.
İki ülke savaş hâlinde.
national[ˈnæʃənəl]ulusal, millî
The national team won the game.
Millî takım maçı kazandı.
side[saɪd]taraf, yan
The pharmacy is on the other side of the street.
Eczane sokağın karşı tarafında.
provide[prəˈvaɪd]sağlamak
The hotel provides breakfast.
Otel kahvaltı sağlıyor.
service[ˈsɜrvɪs]hizmet
The service in this restaurant is excellent.
Bu restorandaki hizmet mükemmel.
power[ˈpaʊər]güç, iktidar
The king had a lot of power.
Kralın çok gücü vardı.
law[lɔ]kanun, yasa
Smoking here is against the law.
Burada sigara içmek kanuna aykırı.
continue[kənˈtɪnju]devam etmek
Please continue with your story.
Lütfen hikâyene devam et.
least[list]en az
At least I tried.
En azından denedim.
community[kəˈmjunəti]topluluk
The community is very friendly.
Buradaki topluluk çok cana yakın.
lead[lid]yönetmek, liderlik etmek
She leads a small team.
Küçük bir ekibi yönetiyor.
kid[kɪd]çocuk
The kids are playing outside.
Çocuklar dışarıda oynuyor.
public[ˈpʌblɪk]kamusal, halka açık
This is a public park.
Burası halka açık bir park.
social[ˈsoʊʃəl]sosyal
She uses social media every day.
Her gün sosyal medya kullanıyor.
allow[əˈlaʊ]izin vermek
My parents allow me to stay out late.
Annemle babam geç saate kadar dışarıda kalmama izin veriyor.
level[ˈlɛvəl]seviye, düzey
What level of English do you have?
İngilizce seviyen ne?
low[loʊ]düşük, alçak
The temperature is very low today.
Bugün sıcaklık çok düşük.
offer[ˈɔfər]teklif etmek, ikram etmek
Can I offer you a drink?
Sana bir içecek ikram edebilir miyim?
research[ˈrisɜrtʃ]araştırma
She works in medical research.
Tıbbi araştırma alanında çalışıyor.
guy[ɡaɪ]adam
That guy is my friend.
Şu adam benim arkadaşım.
able[ˈeɪbəl]muktedir, yapabilen
I'm able to help you tomorrow.
Yarın sana yardım edebilirim.
process[ˈprɑsɛs]süreç
The application process was long.
Başvuru süreci uzundu.
appear[əˈpɪr]ortaya çıkmak, belirmek
The sun appeared from behind the clouds.
Güneş bulutların arkasından çıktı.
consider[kənˈsɪdər]düşünmek, göz önünde bulundurmak
I'm considering a new job.
Yeni bir iş düşünüyorum.
education[ˌɛdʒəˈkeɪʃən]eğitim
A good education is very important.
İyi bir eğitim çok önemlidir.
human[ˈhjumən]insan
Humans need sleep.
İnsanların uykuya ihtiyacı vardır.
expect[ɪkˈspɛkt]beklemek, ummak
I expect to see you tomorrow.
Seni yarın görmeyi bekliyorum.
serve[sɜrv]servis etmek, hizmet etmek
The restaurant serves excellent food.
Restoran mükemmel yemekler sunuyor.
sense[sɛns]anlam, mantık; his
That doesn't make sense.
Bunun hiçbir anlamı yok.
death[dɛθ]ölüm
Her grandfather's death made her very sad.
Dedesinin ölümü onu çok üzdü.
experience[ɪkˈspɪriəns]deneyim
She has a lot of experience with children.
Çocuklarla ilgili çok deneyimi var.
kill[kɪl]öldürmek
This spray kills mosquitoes.
Bu sprey sivrisinekleri öldürüyor.
reach[ritʃ]ulaşmak
We reached the top of the mountain.
Dağın zirvesine ulaştık.
effect[ɪˈfɛkt]etki
The medicine had a good effect on him.
İlacın onun üzerinde iyi bir etkisi oldu.
suggest[səɡˈdʒɛst]önermek
I suggested that we go to the movies.
Sinemaya gitmemizi önerdim.
control[kənˈtroʊl]kontrol, denetim
The driver lost control of the car.
Sürücü arabanın kontrolünü kaybetti.
raise[reɪz]kaldırmak; artırmak
Raise your hand if you have a question.
Sorunuz varsa elinizi kaldırın.
major[ˈmeɪdʒər]büyük, önemli
Traffic is a major problem in the city.
Trafik şehirde büyük bir sorun.
pass[pæs]geçmek
Time passes quickly.
Zaman çabuk geçiyor.
themselves[ðəmˈsɛlvz]kendileri
They did it themselves.
Bunu kendileri yaptılar.
field[fild]tarla; alan
The farmers planted corn in the field.
Çiftçiler tarlaya mısır ekti.
role[roʊl]rol
She plays the role of the mother in the movie.
Filmde anne rolünü oynuyor.
whole[hoʊl]tüm, bütün
He ate the whole cake by himself.
Bütün pastayı tek başına yedi.
light[laɪt]ışık
Can you turn on the light?
Işığı açabilir misin?
heart[hɑrt]kalp
Your heart beats faster when you run.
Koşarken kalbin daha hızlı atar.
voice[vɔɪs]ses
She has a beautiful singing voice.
Şarkı söylerken çok güzel bir sesi var.
clear[klɪr]açık, net
The instructions are very clear.
Talimatlar çok açık.
close[kloʊs]yakın
The store is close to my house.
Mağaza evime yakın.
pull[pʊl]çekmek
Pull the door to open it.
Kapıyı açmak için çek.
throw[θroʊ]fırlatmak, atmak
He threw the ball to his friend.
Topu arkadaşına attı.
catch[kætʃ]yakalamak
I caught the ball with one hand.
Topu tek elle yakaladım.
hit[hɪt]vurmak, çarpmak
The ball hit the wall.
Top duvara çarptı.
fight[faɪt]kavga etmek, dövüşmek
The two boys fought in the playground.
İki oğlan oyun alanında kavga etti.
cover[ˈkʌvər]örtmek, kapatmak
Cover the pot so the soup stays hot.
Çorba sıcak kalsın diye tencerenin kapağını kapat.
receive[rɪˈsiv]almak
I received a letter from my friend.
Arkadaşımdan bir mektup aldım.
pick[pɪk]seçmek
Pick a card, any card.
Bir kart seç, herhangi bir kart.
realize[ˈriəlaɪz]farkına varmak
I realized I had left my keys at home.
Anahtarlarımı evde bıraktığımı fark ettim.
cause[kɔz]neden olmak
The storm caused a lot of damage.
Fırtına çok hasara neden oldu.
increase[ɪnˈkris]artmak
The number of students has increased.
Öğrenci sayısı arttı.
involve[ɪnˈvɑlv]içermek, gerektirmek
The job will involve a lot of travel.
Bu iş çok seyahat gerektirecek.
support[səˈpɔrt]desteklemek
My parents support my decision.
Annemle babam kararımı destekliyor.
rest[rɛst]dinlenmek
I need to rest after a long day.
Uzun bir günün ardından dinlenmem gerek.
decision[dɪˈsɪʒən]karar
She made the decision to quit her job.
İşinden ayrılma kararı aldı.
choice[tʃɔɪs]seçim, seçenek
You have a choice between two options.
İki seçenek arasında seçim yapabilirsin.
chance[tʃæns]fırsat, şans; ihtimal
I had a chance to talk to her after class.
Dersten sonra onunla konuşma fırsatım oldu.
opportunity[ˌɑpərˈtunəti]fırsat
This is a great opportunity for you to learn.
Bu, öğrenmen için harika bir fırsat.
goal[ɡoʊl]hedef
My goal is to learn English.
Hedefim İngilizce öğrenmek.
matter[ˈmætər]mesele
It's a matter of life and death.
Bu bir ölüm kalım meselesi.
care[kɛr]bakım, özen
She takes good care of her children.
Çocuklarına iyi bakıyor.
relationship[rɪˈleɪʃənʃɪp]ilişki
They have a good relationship.
İyi bir ilişkileri var.
couple[ˈkʌpəl]çift
The couple has been married for ten years.
Çift on yıldır evli.
step[stɛp]adım
Take one step forward.
Bir adım öne at.
ground[ɡraʊnd]zemin, yer
He sat down on the ground.
Yere oturdu.
top[tɑp]üst, tepe
The bird landed on the top of the tree.
Kuş ağacın tepesine kondu.
view[vju]manzara
He had a great view of the city from his hotel room.
Otel odasından harika bir şehir manzarası vardı.
season[ˈsizən]mevsim
Summer is my favorite season.
Yaz en sevdiğim mevsim.
oil[ɔɪl]yağ
Fry the onions in a little oil.
Soğanları biraz yağda kızart.
energy[ˈɛnərdʒi]enerji
I don't have the energy to go out tonight.
Bu gece dışarı çıkacak enerjim yok.
image[ˈɪmɪdʒ]görüntü, resim
The image on the screen is very sharp.
Ekrandaki görüntü çok net.
film[fɪlm]film
I watched a film last night.
Dün gece bir film izledim.
site[saɪt]yer, alan; site
This is a good site for a picnic.
Burası piknik için iyi bir yer.
church[tʃɜrtʃ]kilise
They go to church on Sundays.
Pazar günleri kiliseye giderler.
patient[ˈpeɪʃənt]sabırlı
Be patient, the doctor will see you soon.
Sabırlı ol, doktor birazdan seni görecek.
likely[ˈlaɪkli]muhtemel, olası
It's likely to rain tomorrow.
Yarın yağmur yağması muhtemel.
recent[ˈrisənt]yeni, yakın zamanlı
I have a recent photo of my family.
Ailemin yeni bir fotoğrafı var.
single[ˈsɪŋɡəl]tek; bekâr
There isn't a single cloud in the sky.
Gökyüzünde tek bir bulut bile yok.
general[ˈdʒɛnərəl]genel
The general opinion is that the plan is good.
Genel görüş, planın iyi olduğu yönünde.
international[ˌɪntərˈnæʃənəl]uluslararası
The Olympics is an international event.
Olimpiyatlar uluslararası bir etkinliktir.
medical[ˈmɛdɪkəl]tıbbi
He received medical treatment for his injury.
Yaralanması için tıbbi tedavi gördü.
position[pəˈzɪʃən]pozisyon, konum
He changed his position in the bed.
Yatakta pozisyonunu değiştirdi.
department[dɪˈpɑrtmənt]departman, bölüm
He works in the marketing department.
Pazarlama departmanında çalışıyor.
director[dəˈrɛktər]müdür, yönetici; yönetmen
The director of the company is very experienced.
Şirketin müdürü çok deneyimli.
leader[ˈlidər]lider
She is a natural leader and inspires her team.
O doğuştan bir lider ve ekibine ilham veriyor.
deal[dil]anlaşma
We made a deal to share the work.
İşi paylaşmak için bir anlaşma yaptık.
data[ˈdeɪtə]veri
The data shows that sales are increasing.
Veriler satışların arttığını gösteriyor.
record[ˈrɛkərd]kayıt
She keeps a record of her expenses.
Harcamalarının kaydını tutuyor.