die Sehnsucht[diː ˈzeːnˌzʊxt]
derin özlem
Uzaktaki ya da ulaşılmaz bir şeye duyulan özlem; Türkçedeki hasrete yakın, İngilizcede tam karşılığı yok.
Er hatte große Sehnsucht nach seiner Heimat.
Memleketine büyük bir hasret duyuyordu.
das Fernweh[das ˈfɛʁnˌveː]
uzaklara gitme özlemi
Heimweh, yani sıla hasretinin tersi: uzaklara hasret.
Im Winter bekomme ich Fernweh.
Kışın içimde uzaklara gitme isteği uyanır.
die Geborgenheit[diː ɡəˈbɔʁɡn̩haɪ̯t]
güvende ve korunuyor olma hissi
2004’te en güzel Almanca kelime oylamasında ikinci oldu.
Bei meiner Oma spüre ich Geborgenheit.
Büyükannemin yanında kendimi güvende ve sevilmiş hissediyorum.
die Gemütlichkeit[diː ɡəˈmyːtlɪçkaɪ̯t]
sıcak ve samimi ortam, rahatlık
Sıcak odalar, iyi dostlar ve acele etmemek, hepsi tek kelimede.
Kerzen schaffen Gemütlichkeit.
Mumlar sıcak ve samimi bir hava yaratır.
die Vorfreude[diː ˈfoːɐ̯ˌfʁɔɪ̯də]
bir şeyi dört gözle beklemenin sevinci
Bir Alman atasözü ona en güzel sevinç der.
Die Vorfreude auf den Urlaub ist groß.
Tatili iple çekiyoruz.
die Schadenfreude[diː ˈʃaːdn̩ˌfʁɔɪ̯də]
başkasının talihsizliğine sevinme
İngilizce kendi kelimesi olmadığı için bunu Almancadan aldı.
Er lachte voller Schadenfreude.
Oh olsun der gibi güldü.
das Heimweh[das ˈhaɪ̯mˌveː]
sıla hasreti, memleket özlemi
Heim ev, Weh acı demek.
Im Ausland hatte sie oft Heimweh.
Yurt dışında sık sık sıla hasreti çekiyordu.
die Waldeinsamkeit[diː ˈvaltˌʔaɪ̯nzaːmkaɪ̯t]
ormanda yalnız olmanın huzuru
Romantik şairlerin kelimesi.
Er liebt die Waldeinsamkeit.
Ormandaki yalnızlığı seviyor.
der Weltschmerz[deːɐ̯ ˈvɛltˌʃmɛʁts]
dünyanın haline duyulan hüzün
Kelimesi kelimesine dünya acısı; kelimeyi yazar Jean Paul türetti.
Im Herbst spüre ich manchmal Weltschmerz.
Sonbaharda bazen dünyanın haline üzülürüm.
die Wanderlust[diː ˈvandɐˌlʊst]
gezme ve yürüyüş tutkusu
İngilizce bunu da Almancadan aldı.
Die Wanderlust hat mich gepackt.
Gezme tutkusu beni sardı.